Yer:Konya/Türkiye Tarih:13 Haziran 2004


            Tüm Derinlikler
                  

                Onunla çok sevdiğim ve uzun stajımdan sonra kesinlikle uğraşmayı planladığım müzikle ilgili bir kursta tanıştım.Akademi İstanbul’da…ben piyano dersleri alıyordum.Amacım idolüm olan Chopin’in ruhuna az da olsa dokunabilmekti.O ise keman dersleri alıyordu.Sınıfa geç katılmıştı ama katılmıştı.Benim için ise hayat o dersleri almaya başlamamla birlikte durmuştu.Sanki bilinmeyen bir güç beni bu dünyanın tüm saçmalığından çıkarıp çok daha aydınlık ama benim alışagelmediğim bir düzenin içine beni ışınlamıştı.Benim o zamanlar tek amacım müzik yoluyla bir şeyleri anlatabilmek için temel bilgileri edinmekti.Aynı zamanda bazı anlatamadığım hisleri açıklayan melodiler de dinleyecektim.Onları sevecek ve onlardan ayrılmayacaktım.Chopin ve Beethoven’ın hiç bilmediğim eserleri gibi.Bunda başarılı olduğumu hissediyordum çünkü diğer herkes parmak alıştırmalarına gömülmüşken ben Chopin’den bir Mazurka çalma onuruna eriştim.Şüphesiz piyano eğitmenim benim çok hızlı ilerlememi yavaşlatabilmek için vermişti bu eseri benim ise bir piyanom bile yoktu.Okulumuzda piyano bulabilmek için ne kadar çaba gösterdiğimi bilseniz.. 

                 Soğuk bir Tuzla gecesiydi ben bu piyano derslerini almayı henüz planlıyordum.Önce gerekli parayı bulmam gerekiyordu daha sonra ise çalışacak bir enstrüman.Para işi için aileme danışmıştım ve olumsuz yanıt almıştım.Enstrüman ise başlı başına bir problemdi.Karşılayabileceğimin çok yukarısında fiyatlarla karşılaştım.İşte o gece ben uzun stajdan beri olmadığım kadar karamsardım.Dünyada her şey önüme dikiliyordu ama ben de geri çekilmiyordum.Sadece başımı öne eğiyor ve düşünüyordum o ünlü kayalıklarımda.Ezgi’den ayrılmamdan sonra müdavimi olmuştum o kayalıkların.İki üç gecede bir gidip düşünmemi sağlayan bütün hücreleri öldüresiye içerdim.Oysa ertesi sabah dünya aynıydı.Yine aynı kayalıklardayım...kullana kullana anlamını yitirdiğim o melankolik hayallerden birinin içindeydim.Sonra çalmayan telefonum çaldı.Rüya görüyor olmalıydım yoksa neden telefonum çalsın ki? Anneannem arıyordu.Telefonun çalmasına daha az şaşırmıştım şüphesiz.O bana piyano derslerimin ücretlerinin büyük bir çoğunluğunu vereceğini söylüyordu..işte bir kez daha şaşırıyordum…Ne olmuştu?Birisi sanki dünyaya şöyle sağlam bir tokat indirmişti…her şey iyiye mi gidiyordu? Buna da şaşırdım…çünkü son üç senemi ruhumda hiç kapanmayacak yaralar açacak bir meslek üzerine bir okulda okuyarak geçirmiştim.Üstelik kendi tercihim olarak…Ezgi de yoktu artık kötü zamanlarımda o güzel sesini duyayım…zaten o olmadığı için telefonum çalmıyordu..zaten o aramayacaksa kimse aramasındı..hala öyle …sadece o güzel birkaç günün tatlı hatırasıyla da yaşayabilirdim ben…telefonum o zamanlar çalıyordu…zaten son zamanlarda tamire götüre götüre bir hal olmuştu.Çünkü eskiden çalmayan telefon bir ara hiç çalışmamaya başlamıştı…bunun nedenini de anlatayım size…iki ay önce kadar yine o kayalıklarda oturmuş içiyordum ve cd çalarımdan Theatre Of Tragedy’nin A Distance There Is şarkısı yükseliyordu yalnız Tuzla’nın karanlığına…nakarata gelmişti…My Heart…My Heart…My Heart….ister istemez ağlamaya başladım…Ezgi’nin evinde bilgisayarda çalarken bana bakarken eşlik ettiği o şarkıydı…sonra dudaklarımız birleşmişti…o anda sonsuzdum…tabii küçük kardeşi emekleyerek odaya girene kadar…şimdi ise derinliğim…işte aynı nakaratlar ve ben gözümde yaşlar…”kafam bir milyon” * bir halde ayağa kalkıp Tuzla’ya karşı tüm içimdekileri kusmak istemiştim…bağıracaktım..son üç sene olmadığı kadar…PROMETT^^***…{L}or{D}*** olan ben daha sonradan “Alldepths” olacaktım…yani “Tüm Derinlikler”…şimdi susmamanın zamanıydı…ama çok geç…ayağım kaydı ve düştüm…denize belime kadar gömülmüştüm...kaşımın üstü yarılmıştı ve oluk oluk kan akıyordu…hemen ayağa kalktım ve düşmeden önce yanımda olan şeyleri aradım…cd çalarımı buldum önce oturduğum kayanın hemen dibindeydi ve bir şey olmamıştı sonradan telefonumu bulabildim ama kırık bir halde…işte o zaman o melankolik hayalden yine uyanmanın verdiği bir güçle okula yöneldim.Bir arkadaşım gördü önce şaşkı suratında acıyan bir ifadeyle…Daha sonra üst sınıflardan birkaç kişi..hastaneye götürülmem gerekiyordu ve ben o sırada neden düştüm diye fırça yiyordum üst sınıflarımdan…ne garip….

 

                      Piyanoyu da uzun stajdan hemen dönüşte tanıştığım Chopin sayesinde yakından tanımıştım ve staj sırasında aldığım üç tane gitara verdiğim paraya acımıştım…Artık ders alabilecektim ve nasıl olduysa birden dünya değişivermişti…

                      Duygusal zekamın yüksek olduğunu söylemişti Ezgi bir keresinde..O zaman anladım ki bu doğru..her şey iyiye giderken o kadar çabuk toparlayabiliyordum ki kendimi…Şimdi bir enstrüman bulmaya gelmişti sıra…Okulda konferans salonunda bir tane vardı…oysa izin vermiyorlardı kimsenin kullanmasına..daha sonra alt sınıflarımdan bir tanesi olan Orhan’dan klavyesini ödünç vermesini istemiştim..gayet bencilce bir hareket olarak ona piyano kursuna beraber gidebileceğimizi ve Rock müzik için kullanacağı klavyesinden en iyi şekilde faydalanmasının bir müzik eğitimi almasından geçtiğini söylemiştim.Sanırım iş müziğe geldiği zaman kötü birisi bile olabiliyorum.Piyano derslerinin ilk iki haftasında onun klavyesinden faydalandım.Aslında gayet zorlanmam gerekiyordu piyanoda çünkü çalmayalı beş sene oluyordu.Ancak nota bilgim,kuvvetli olmasa da, var olduğu için pek zorlanmadım.İlk hafta piyano eğitmenim çalışacağımız piyanonun nota konulan rafına bir kitap iliştirdi ve ilk sayfayı açıp bana “Çal” dedi..”Güzel” dedim içimden .”Sanırım işimiz var bu hocayla”…Oysa notalar çalmaya başladıkça çok basit geldi ve kadın “Dur..bu haftalık yeter” diyene kadar ilk gün kitabın yarısını ona çalmıştım..Ertesi hafta da diğer yarısını.Daha sonra ilerlememi ben bile durduramazdım.Çünkü her şey iyi gidiyordu.Oysa üçüncü haftadan sonra ilerlememi yavaşlatacak bir olay oldu.O da klavyeyi Orhan’ın almasıydı.Şimdi yine enstrümansızdım.Konferans salonuna girmek için hiç konuşmadığım okul görevlileriyle bile konuştum ama olumlu cevap alamadım.Bir gün kapalı spor salonunda tek başıma,canım sıkkın bir halde basket oynarken Erdem adında bir arkadaşım gelip neyimin olduğunu sordu.Ona durumu basitçe izah ettim.O da spor salonunda kimsenin girmediği bir odada bir piyano olduğunu ama kötü durumda olduğunu anlattı.Hemen ertesi gün ilgili öğretim görevlisinden anahtarı aldım ve çalışmalarıma başladım.Eski bir Fransız piyanosu ve akort namına hiçbir şey yok.Hatta bir ara sırf meraktan bir akort aleti getirip tuşların verdiği sesleri kontrol ettim.Öyle bozuktu ki akordu,siyah tuşların verdiği seslerle beyazlarınki neredeyse birbiriyle yer değiştirmişti.Bir hafta kadar bu piyanoyla akortsuz bir şekilde çalışmaya başladım ve neredeyse bir işkenceydi.Oysa parmaklarım benden daha mutluydu.Ne de olsa çalabilecek bir enstrümanım olmuştu.Daha sonra bir gün bu piyanonun sahibi olan öğretim görevlisi geldi ve beni dinledi.Ona o hafta öğrendiğim Clementi’nin bir sonatine’nini çaldım..Beğendi ve bir dolaptan,eski bir torbanın içinde bir çok notanın olduğu kitaplar verdi.Notalarda neler yoktu ki? Mozart’ın bütün piyano sonatları,Beethoven’ın 32 varyasyonu,Chopin’in neredeyse bütün eserleri,Mendelssohn ve Schumann’dan Bela Bartok’a kadar geniş bir nota arşivi.Yine de notalar çok eskiydi.Bazılarını fotokopi çektirdim hemen o hafta.Clementi’nin Sonatine’lerinin olduğu kitap onda da vardı ama onunkiler Constantinople damgalı gayet eski basımlardı.Zaten ileride bütün bu notalar bana geçecekti..O hafta bu iyi adamın bu piyanoyu yaptırabileceği gibi gereksiz ve lüks bir hayale kapıldım.Oysa aldığı maaş ortadaydı ve çalmadığı bir piyanoya para vermesi gereksizdi ona göre.Ben ise yaptırmadığı için ona kızamadım çünkü en azından çalmama izin veriyordu.Eserleri önce deşifre ediyordum.Daha sonra çalışıyordum ama sadece parmaklarım çalışıyordu.Asıl ezgiyi duyamıyordum haliyle.Bu açığı da solfej derslerinin on dakikalık molalarında kapatmaya çalışıyordum.Böyle kursun ilk üç ayını geçtim.Daha sonra bir gün,okul yönetiminin konferans salonuyla pek işinin olmadığı bir gün içeri girdim ve o siyah akustik piyanoda çalma fırsatım oldu.Eski bir Alman piyanosuydu ama bu sefer akort ettirebilecektim.Ettirdim de..uzun uğraşlar sonucunda yönetimden bu izni ve desteği kopardım.Kursun sonraki günlerini bu piyanoda o eski notalarla geçirdim.

 

                      İşte böyle olaylar geçerken tanıdım Zeynep’i.Onu da Ezgi kadar sevdiğime inanıyorum ya da belki de Ezgi’ye olan aşkımı ona yoğunlaştırmıştım bilmiyorum.Tek bildiğim ilk adımın ondan geldiğiydi.İnsan kendini sürükleyeni isteyerek izlediği vakit bağını hissetmez;ama,direnmeye,uzaklaşarak yürümeye başladığı vakit çok acı çeker.Belki de benim daha sonradan çektiğim acı böyle bir şeydi.Bir gün yanıma gelip benimle kendi özgür iradesiyle tanıştı.Belki de daha sonradan bu tanışmadan pişman olmuştur.Ben olmadım.Hala da değilim.Yine de bana o kadar sıcak davrandı ki ben aynı davranışları Ezgi’den de görmüş olmama rağmen hiç alışmamış olduğum bu davranışlar karşısında yine tüm savunma hatlarımın kırıldığını hissettim.Bu bir daha olmayacaktır.Ona aşık olduğumu sandım.Belki gerçekten oldum.Bilmiyorum..şimdi bunu düşünmek istemiyorum çünkü karşılığı yoktu.O beni herhangi bir arkadaşı gibi seviyormuş.Benim için ise olayların gidişatı farklı yöndeydi.Ben ucunu görmediğim bir tünelin içinde ışıkları yanmayan bir trenin üstüne doğru ilerliyordum.Bundan haberim bile yoktu.Ben yine olmayan bir hayatın olmayan mutluluklarını yaşadığımı sanıyormuşum.Bu olaya fazla girmeyeceğim çünkü Zeynep de bunu istemezdi.Sadece geldi ve geçti…aynı o eski rüzgarlar gibi...ama bu gelip geçme beni Ezgi’den uzaklaştıracağı yerde ona daha bir sıkıca bağlıyordu.Burada Ezgi dediğim kişi belki de olduğu kişiden çokdan sıyrılmıştır.Belki ben artık Ezgi’yi bile değil ona olan aşkıma aşığımdır..bilmiyorum çünkü onunla bir gelecek bile umutsuz görünüyor.Acaba değişmiş midir?Acaba aynı hatayı iki kez yaparak beni sevebilir mi?Evet ben bir hataydım…ama artık değilim.Peki bunu nasıl ispatlarım?Belki de işte böyle…tüm derinliklerin içinden sıcak bir “Seni seviyorum” la…hala hayal kuruyorum sanırım…o çoktan uzaklaştı…Shakespeare’in o ünlü dizeleri geçiyor aklımdan son ikisi hariç…çünkü ben bu acıyı çekmekten zevk alıyorum..umutsuz bir hayaletin çırpınan bir kölesi olmaktan…

“Sönüp giden o ezgiyi duyuyorum yine.

 Bir menekşe tarlası üzerinden eserek kokular yayan

 Tatlı güney rüzgarı gibi uğulduyor kulaklarımda

 Ama yetsin bu kadar! Yeter!

 Eskisi gibi tatlı gelmiyor artık”….bugün kadehimi eski aşkım yeni ve sonsuz platoniğime kaldırıyorum…dinle…Chopin’in Nocturne’leri çalıyor…bir gün bir piyanom olsa ben de sana çalabilsem…keşke sen de bana Beethoven’ın Moonlight Sonata’sını çalabilseydin….ama bunu ben engelledim…evet bunu ben bozdum….

 

 

* Ezgi’nin deyimi…

** O sıralar internetten chat yaparken nickimdi.Prometheus’un kısaltılmışı..İnsanlara ışığı getiren Tanrı..

*** Ezgi’yle tanıştıktan sonra değiştirmiş olduğum nickim…Love OR Death…

 Yazı Hakkında Not: Bu yazı Zeynep'le tanışmamı,ona aşık olduğum için beni hiçe saymasını,çalışacak bir piyano bulamadığım günleri anmak için yazılmıştı.Oysa bütün bu olanlar benim kalbimdeki Ezgi'yi yine ortaya çıkarmaktan başka bir acı çektiremediler bana.Eğer bu bir acıysa..yine de olgunlaştığımı hissettim..en azından artık ilk sıcakkanlı davranan insana güvenmeyeceğimi biliyorum...ayrıca Ezgi'ye olan aşkımdan kurtulmanın ve hatta bunun için çaba göstermenin bile yersiz ve saçma olduğunu biliyorum...